Bir ismin insana neler hissettirebileceğini ya da bir çocuğun zihninde nasıl koca bir dünyaya dönüşebileceğini en çok kendi çocukluğumdan biliyorum. Ben de çocukken sırf adımdan dolayı, bu dünyaya ait olmadığıma inanırdım. Geceleri pencereden bakıp Ay’ı izlerken kendime bir hikaye uydurmuştum: Ben dünyaya oradan, Ay’dan düşmüştüm. Gerçek evim, odam ve oyuncaklarım oradaydı. Bir gün oraya geri dönecektim.
Büyüdükçe insan bu masallardan uzaklaşıyor; yetişkinliğin koşuşturmacası ve günlerin getirdikleri yüzünden, yeryüzünün gerçekliğine çekiliyor - diye düşünüyordum. Ta ki edebiyatımızın en hüzünlü, en gururlu kadınıyla tanışana kadar: Fosforlu Cevriye.
Önce, romanı okurken geceleyin kayıp gitmiş bir yıldızın parçası olarak yeryüzüne düştüğüne inandığı bölümü okumak, daha sonra bunun üzerinde düşünmek içimi hep cız ettirmiştir. Canım Fosforlu, sokakların soğuğuyla ve insanların onu aşağılamasıyla baş etmenin yolunu, ruhunun gökyüzünden geldiğini unutmamakta bulur.
Fakat Fosforlu’nun sığındığı ruhu var eden asıl güç, yaratıcısının kendisidir: Suat Derviş.
Bu noktada, en azından benim için Fosforlu’yu yaratan bir kadının peşine takılmamak imkansızdı.
Derviş, 1900’lerin başında, dönemin tanınmış tıp profesörlerinden birinin kızı olarak doğmuş. Yani istese çok rahat bir şekilde, hayatının geri kalanı için konforlu salonların ve ait olduğu sınıfın vadettiği zahmetsiz hayatı seçebilirmiş. Ama o kendisine sunulan bu hazır dünyayı elinin tersiyle itmiş.
Henüz 1920’de, İstanbul’un işgal altındaki karanlık günlerinde edebiyat dünyasına adım atmış. Gazetecilik yapmış, Avrupa’ya gidip muhabirlik üstlenmiş, her zamanki gibi kadınların sesinin bastırılmaya çalışıldığı bir dönemde kalemini kimseden sakınmamış. Yüzünü elitlerin parıltılı balo salonlarına değil; karanlık ara sokaklara, fabrika işçilerine, yoksul mahallelere ve toplumun "görmezden gelmeyi" seçtiği kadınlara dönmüş.
Tabii ki bazı şeyler hiç değişmiyor; bu topraklarda bedelsiz bir duruş yok. 1950’lerin baskı ikliminde, açık hava zindanına dönüştürülen ülkeden ayrılmak zorunda kalmış. Sürgün yılları elbette kolay geçmemiş. Çocukluk arkadaşı Nâzım Hikmet’e gönderdiği bir mektupta kurduğu tek satırlık bir cümlede aç olduğunu yazmış.
Bunun üzerine düşündüm epey, inandığı değerleri yaşamanın doğal bir sonucu olarak mı dile getiriyordu bunu acaba diye. Çünkü yine Nâzım, onun ne kadar gururlu olduğunu anlatmak için şöyle diyor: "Bir kere eğemedim bu kadının başını."
Suat Derviş’i bana bu kadar yakın kılan şey de tam olarak bu sanırım: İnsan tarafının saklanmayacak kadar gerçek ve maskesiz oluşu. Yaşadığı acıyı da, çaresizliği de, eğilmeyen başını da hiçbir gösterişe kaçmadan, olduğu gibi ortaya koyabilen bir kadın var karşımızda.
Onu bir kez bu filtresiz ve hakiki haliyle tanıyınca tek bir kitapla yetinmek imkansızlaşıyor. Kendine Tapan Kadın, Yeşil Gözlü Kız, Gel Eve Dönelim... Hangi eserinin kapağını açsam, insan ruhunun en kuytu köşelerini yargılamadan kucaklayan derin ve sakin gözlem gücüne hayran kaldım. Her seferinde, yeniden ve hep en baştan. Ne yaşarsa yaşasın kendi hakikatinden, bakışından ve çizgisinden bir gıdım bile sapmamış bu muazzam kadına her sayfada bir kez daha içtenlikle tutunuyorum.
Bu külliyatın içinde kaybolurken, İthaki Yayınları’nın ve Serdar Soydan’ın yürüttüğü titiz çalışmanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha anlıyorum. Yıllarca raflardan uzak tutulmuş, unutturulmaya çalışılmış ya da gazetelerin sararmış sayfalarında tefrika olarak kalmış bir hazineyi, tam da hak ettiği nitelikle ve özenle yeniden bize ulaştırmak... Bir yazarın edebiyat tarihindeki itibarının adım adım teslim edilişini izlemek, bir okur olarak bana büyük bir keyif ve iç huzuru veriyor.
Yeryüzünün gürültüsünde yürürken, ruhunun geldiği yeri unutmamak güzel şey. Cevriye’nin yıldızları, benim Ay’ım ve Suat Derviş’in kimseden medet ummayan varlığı… Hepsi aynı karanlıkta birbirine ışık tutuyor.
İyi ki varsın Suat Derviş!


